Aksaray Yöresel Kültürel Kamusal Kurumsal Paylaşım sitesi Aksarayın en iyi Sitesi
Üyelik Giriş Yap | Üye Ol | Şifrem Neydi | Canlı Destek Facebook
Konu Açan fatih kurtbey kocapinar
01.12.2011 11:31:47
Normal Üye
fatih kurtbey kocapinar
 
Mutlumusun :
Nebim
Neden :
Bilmiom
SonKararinmi :
Ellam oyle

Kimya Bilim Adamları

Câbir bin Hayyân

Modern kimyanin kurucusu, meshur Islam alimi. Horasanli, Tuslu, Harranli ve Kufeli oldugu söylenen Câbir'in ailesi hakkinda çok az bilgi vardir. Islam aleminde Sufi , Avrupa 'da Al-Geber ismiyle söhret oldu. Dogum tarihi tam olarak bilinmemekte ve yaklasik 815 yilinda vefat ettigi kabul edilmektedir.
Asrinin fen alimiydi. Bütün Islam alimleri gibi fen ilmini Islami ilimlerle beraber okudu. Tip , astronomi , fizik , kimya ve zamanin diger ilimlerinde yetisti. Ilim arastirmalarinda hususi metotlar gelistirdi. O zaman meshur olan simya (büyücülerin olmasi mümkün olmayan seyleri yapiyorlar gibi göstermeleri) ilminin bir fen ilmi olmadigini ispat edip, ondan ayri olarak tecrübeye, analize ve matematige dayali kimya ilmini kurdu. Böylelikle bugünkü modern kimyanin temellerini atmis oldu.
Kristallesme , damitma , kalsinasyon , sublimasyon gibi kimyevi teknikleri kimya ilmine kazandirdi. Sülfürik ve nitrik asitler gibi birçok asitler ile sodyum karbonat ve potasyumu buldu. Zehir ve zehirli maddelerin yapilarini inceledi. Bu konuda Kitâb-üs-Sümum adli eseri yazdi. Bitkilerden elde edilen bir boya ile derilerin nasil boyanacagini ortaya koydu. Ateste yanmayan kagit imalini gerçeklestirdi. Ilk defa imbik yapti. Çesitli metallerin kullanilir hale getirilmesi, çeligin gelistirilmesi, su geçirmez kumaslarin verniklenmesi, cam imalinde mangan dört oksidin kullanilmasi, paslanmanin önlenmesi, altin yaldizli süsleme, boyalarin ve yaglarin tespiti gibi alanlarda bir çok bulus yapti.
Câbir bin Hayyân, maddelerin atomik yapisini gösteren tespitler yaparak, reaksiyonlarda belirli kütlelerin belirli kütlelerle reaksiyona girdigini söyledi. Atom hakkinda, ancak asirlar sonra anlasilabilecek su sözleri söyledi: "Maddenin en küçük parçasi olan "el-cüz'ü la yetecezza" da yogun bir enerji vardir. Yunan bilginlerinin söyledigi gibi bunun parçalanamayacagi söylenemez. Atom parçalanabilir. Parçalaninca da öyle büyük bir güç olusur ki bir anda Bagdat'in altini üstüne getirebilir. Bu, Allahü tealanin kudret nisanidir."


George Sarton onu "Orta çaglarin ilimler ansiklopedisi" olarak degerlendirmekte, söhret ve tesirlerinin 17. asra kadar devam etmis oldugunu belirtmektedir. Gerçekten 17. asra gelinceye kadar kimya ilimleri alaninda onun seviyesine kimse çikamamis, kimse onu gölgede birakamamistir.
Islam aleminde Ebu Bekir Razi, Ibn-i Sina, Mesleme el-Macriti, Farabi ve daha birçok bilgin onun eserlerinin gölgesinde yetismistir.
Ünlü Fransiz bilim tarihçisi M. Berthelot, Orta Çağlarda Kimya Tarihi adli eserinde söyle demektedir: "Aristo'nun mantik ilmindeki yeri neyse, Câbir bin Hayyân'in kimya ilmindeki yeri de odur. Aristo, mantigin kurucu ve üstadi olarak kabul edildigi gibi, Câbir bin Hayyân da kimyanin kurucusu ve üstadidir".

Câbir bin Hayyân tip, astronomi ve mantik, felsefe, fizik, mekanik gibi ilim dallarinda da çalismalar yaparak bunlarla ilgili eserler verdi. Maalesef Câbir'in eserlerinin büyük bir kismi kayboldu.
Marie Curie (1867-1934)

Maria Sklodowska Curie, dunyanin en iyi tanidigi Polonyali bilim kadinidir. Radyoaktiviteyi bize kazandiran kisi... Ozellikle Polonyum ve Radyum elementlerini bulan ve 2 kez Nobel kazanan bilim kadini olarak tarihe gecmistir. Onun calismalari ve buluslari sonradan gelen insanlara ilham kaynagi olmus ve ozellikle radyum elementini bulusu, madde hakkinda varolan dusuncelerin degismesini saglamistir.

Marie Curie, fizikci olan Pierre Curie ile evlenmis ve bilim hayatlarina beraber davam etmislerdir. Hatta ilk Nobel Odulunu beraber kazanmislardir. Ancak Pierre Curie bir gun at arabasinin altinda ezilerek hayata veda etmistir. Bu olaydan sonra artik Madam Curie arastirmasina tek basina devam etmistir.



0.1 gram saf radyumkloruru elde edebilmek icin 3 yildan fazla ugrasti. Sonuda istedigini elde etti. Ancak saf olan bir polonyum bilesigini hic izole edemedi, cunku polonyumun yarilanma omru sadece 138 gundu. O, bu maddeleri elde temeye calisirken, bildigimiz ayirma yontemlerini kullaniyordu ve acikca soylemek gerekirse uranyum ile yatip uranyumla kalkiyordu. Maruz kaldigi radyasyon sonucu da 1934 yilinda kanserden oldu.

Oktay Sinanoglu
 
Profesör Doktor Oktay Sinanoğlu; dünyanın en genç yaşta profesör olmuş kişisi ve Nobel adayı. 1953 yılında Ankara'da TED'in Yenişehir Lisesini birincilikle bitirdi. TED tarafından Amerika'ya burslu Kimya Mühendisliği için gönderildi. 1956 yılında Amerika Birleşik Devletleri Kaliforniya Üniversitesi, Berkeley'de Kimya Mühendisliğini birincilikle bitirdi. 1957'de Amerika Birleşik Devletlerinde MIT'den birincilikle Yüksek Kimya Mühendisi oldu. Alfred Sloan ödülünü aldı. 1959'da Kaliforniya Üniversitesi, Berkeley'de; Kuramsal Kimya Doktorasını yaptı, doktorasını yaparken iki ödül kazandı. 1959-1960 yıllarında Amerika Birleşik Devletleri Atom Enerjisi Merkezinde araştırmalar yaptı. 1961'de hem Harward, hem de Yale'de kendisinin yeni Kuantum Kimyası ve fiziği üzerine teorileri hakkında üst düzey derslerde yeni buluşlarını anlattı.

1962 yılında Batının son 300 yıldaki en genç profesörü oldu (26 yaşında Yale Üniversitesinde); 1962 yılında Ortadoğu Teknik Üniversitesi Oktay Sinanoğlu'na mahsus olmak üzere kendisine Danışman Profesör unvanını verdi. Türkiye'de de kuramsal kimya bölümünü kurdu. 1964'de Moleküler Biyoloji konusunda ikinci kürsüsüne, Yale Üniversitesine atandı. Dunyada yeni kurulmaya baslayan MOLEKULER BIYOLOJI dalinin ilk birkac profesorunden biri oldu. (Watson ve Crick sarmal modelindeki DNA sarmalinin cozelti icinde o halde nasil durdugunu kesfeden adam - solvofobik kuvvet) 1973'te Almanya'nın en yüksek Aleksander von Humboldt Bilim Ödülünü ilk kazanan kişi oldu.


Iki defa Nobel' e aday gosterildi. Defalarca Nobel Akademisinin istegi uzerine Nobel' e adaylar gosterdi. Dunyanin sayisiz yerinde sayisiz buluslari ve teoremleri ile ilgili sayisiz konferans verdi.


Su anda 68 yasinda 26 yasindan beri devam ettigi Yale Universitesinde Moleküler biyoloji ve kimya olmak uzere iki kursude profesor ve son 8 senedir gorev yaptigi Yildiz Teknik Universitesinde ise Kimya dalinda olmak uzere bir kursude Profesor olarak gorevini surduruyor.

Linus Pauling


Linus Carl Pauling 28 Şubat 1901'de Portland, Oregon'da doğar. 1917'de Oregon State College'a girer ve 1922'de kimya mühendisliğinden mezun olur. Ardından California Institute of Technology'de doktoraya başlar ve 1925'te buradan kimya ve matematiksel fizik doktorasını alır. Bu yıllarda ilgisini en çok kimyasal bağlar, molekül yapıları, iyonik katılar gibi konular çekmektedir ve yine o dönemde çok büyük atılım yapan kuantum fiziğinin bu konuları açıklamadaki öneminin farkına varır. Kendi adıyla anılan bir elektronegatiflik skalası düzenler ve kimyaya iki çok önemli kavramı sokar: hibritleşme ve rezonans. 1939'da ilerki yıllarda deyim yerindeyse efsaneleşen kitabı The Nature of the Chemical Bond and Structure of Molecules and Crystals'ı yazar.

II. Dünya Savaşı'ndan sonra savaş karşıtı söylemleriyle dikkat çeker ve bu, 1950'lerin başında kendisine pasaport verilmemesine kadar varır. 1948'de polipeptitlerin temel konformasyonlarından olan (ki bu, proteinlerin sekonder-ikincil yapısına tekabül eder) α-heliks yapısını önerir. 1953'te Watson ve Crick DNA'nın yapısını keşfedene kadar bu konu üzerine eğilir(hatta bir yarış halindedirler) ve 1954'te Nobel Kimya Ödülü'nü alır.




Sovyetler Birliği ve Amerika arasındaki nükleer silahlanmaya karşı çıkar ve 1958'de No More War! kitabını yayımlar. 1962'de Nobel Barış Ödülü'nü alır ve iki nobel ödülünü tek başına kazanan tek kişi olarak tarihe geçer. 1960'ların ortasında daha önce de ilgisini çekmiş olan beslenme biyokimyasına yönelir ve özellikle C vitamini ve onun vücuttaki etkileriyle ilgilenir. Bu dönemde yazdığı Vitamin C and the Common Cold, Cancer and Vitamin C ve How to Live Longer and Feel Better kitapları da ayrıca ünlüdür.

Hayatı boyunca kuantum fiziğinden kimyaya, sivil özgürlüklerden sağlığa kadar birçok konuyla ilgilenmiş, bu 20. yüzyılın en büyük kimyacısı 19 Ağustos 1994'te 93 yaşında ölür.

Not 1: Başlıkta geçen 'Selam Sana Büyük Usta' tabirini Radikal Kitap'ın bir sayısında yazar Ferit Edgü usta yazar Sait Faik için kullanmıştır.

Not 2: 1962 senesi Nobel Ödülleri açısından -en azından benim için- ilginç bir senedir. James D. Watson, Francis Crick ve Maurice Wilkins tıp nobelini alırken, Max Perutz ve John Kendrew kimya, çok sevdiğim yazar John Steinbeck edebiyat ve Linus Pauling de barış ödüllerini kazandılar bu yıl içinde.

Frederick Sanger (1918-...)

Adı biyomoleküllerin dizilimini bulma ustası olarak geçecektir tarihe Frederick Sanger ın..ve tabi ünlü 'Sequences, sequences, sequences' makalesiyle* anılacaktır(malesef henüz okuyamadım..) ve tabi benim Heisenberg ve Pauling den sonra en çok saygı duyduğum üçüncü şahıs olarak..

Biyomoleküllerin yapi tayinine daha önce değinmiştim. İşte Frederick Sanger, Cambridge'de Medical Research Council'de 10 küsur yıllık bir çalışmanın sonucunda, 1955'te insülinin amino asit dizilimini ortaya koyarak 1958 Kimya Nobel'ini almaya hak kazandı. DNFB kullanılarak N-terminalinin bulunduğu Sanger methodu ünlüdür.

Peki bundan sonra ne yaptı Sanger? Proteinlerden nükleik asitlere yöneldi ve yapısı 1953'te çözülmüş olan DNA'nın baz dizilimini bulmak için uğraş verdi. φX174 adlı bakteriyofaj üzerinde çalıştı, çünkü 5000 nükleotidiyle en küçük DNA moleküllerinden biriydi bu. Bu çalışmanın ayrıntılarını başka bir yazıda yazıcam ama şunu belirtmek gerekir ki nükleik asit dizileriyle çalışmak proteinlerden çok daha zordu; öyle ki proteinlerde olduğu gibi belli yerlerden hidroliz edecek enzimler mevcut değildi ve yepyeni bir metod bulmak gerekiyordu. İşte Sanger bu noktada kanımca dahiyane olan dideoksi metodu denilen bir methodu keşfetmiştir ve bu da işleri acayip kolaylaştırmıştır.. Bu metodun ayrıntılarına da sonra gireceğim. Sonuç olarak bu çalışma 1980 Kimya Nobel'inin dörtte birini Sanger'a getirmiştir ve ona bu ödülü iki kez alan dördüncü kişi ünvanını kazandırmıştır.

Sonuçta hocam bilim dünyasının Frederick Sanger gibi zeki insanlara ihtiyacı vardır. Karşılaşılan ciddi sorunlara yaratıcı ve gerçekten yeni çözümler bulan insanlara...

* Sequences, sequences, sequences, Sanger F., Annual Rev. Biochem. 57, 1-28, 1988

Victor Grignard (1871-1935)
Organik kimyayla tanışık olmaya başlayan herkesin Friedrich Wohler'den sonra duyduğu ilk isimdir Grignard; ama şöyle ki ilk başta grignard diye yazıldığı gibi okursunuz, ta ki daha önce duymuş biri size 'olum o grignard değil, grinyard, sinyaldeki gibi' diye sizi dumur edene kadar. Tabi bu andan sonra siz de yeni çömlere böyle hava atabilirsiniz.
Gerçekten de organik kimyada en çok kullanılan bileşik (veya reagent diyelim) sınıfından biridir bu Grignard bileşikleri ve organometalik kimyaya büyük bir ivme kazandırmıştır.

Bu bileşiklerin isim babası François Auguste Victor Grignard 6 Mayıs 1871'de Cherbourg'da doğar. Lisedeki başarısı, 1889'da Cluny'deki Ecole Normale Supérieure Spéciale'e girmesini sağlar ve bu okulun kapanmasının ardından Lyons'daki Faculté des Sciences'a girer. 1894'te de oradan matematik ve kimya B.S.'i alır.


Bu andan sonra, yine Faculté des Sciences'da Philippe Barbier'in yanında organomagnezyum bileşikleri üzerinde çalışmaya başlar ve 1901'de bu bileşikler üzerine tezini vererek doktor ünvanı kazanır. Bundan sonra 1935'e kadar başından birçok şey geçer tabi, savaş patlak verir, profesör olur,..
ama ben daha fazla ayrıntıya girmeyeceğim. Sadece şunu belirteyim ki, sentezlediği organomagnezyum bileşikleri (RMgX biçiminde) öyle geniş bir kullanım alanı bulur ki, bu bileşiklere onun adı verilir ve çalışmaları, 41 yaşında 1912 Nobel Kimya Ödülü'nü -Paul Sabatier'le birlikte- kazanmasını sağlar.

Alfred Nobel

Stockholm'de 1833 yılında doğmuş İsveçli kimyacıdır. Nitrogliserin'i patlayıcı madde olarak kullanma yollarını araştırdı. 1863 yılında Stockholm'de az miktarda nitrogliserin yapmaya başladı. Birkaç ay süren araştırmalar sonunda meydana gelen bir patlama sonucu laboratuar yıkıldı. Yine de çalışmalarına devam eden Alfred Nobel, 1865'de yeni bir fabrika kurdu ve bir süre sonra ikinci fabrikasını da açtı.

1864 yılında araştırmalarının sonucunu aldı ve dinamit barutunu buldu. Araştırmalarına devam eden Nobel, 1877'de "Balistit" adını verdiği yeni bir çeşit barut tasarladı. 1881'de Paris'e yerleşen Nobel, burada yeni bir fabrika açtı ve araştırmalarına devam etti.

Hemen hemen bütün servetini Nobel ödüllerini dağıtması için bir kuruma bağışladı. 1901 yılında dağıtımına başlanan Nobel Bilim Ödülleri'nden fizik dalında günümüze kadar 154 bilim adamına ödül verilmiştir.

Robert Boyle

(1627-1691) Modern kimyanın kurucuları olarak genellikle Priestley, Lavoisier ve Dalton bilinir; ama onları önceleyen ilk büyük adımı Boyle'un attığı gözden kaçmamalıdır. Boyle'un içine doğduğu dünya büyücülüğün, falcılığın, batıl inançların kol gezdiği bir dünyaydı. Bıraktığı dünya, olgusal deneye, ussal ve eleştirel düşünmeye, doğal güçleri anlama ve denetlemeye yönelen bir dünya olmuştu. Öldüğünde çağdaşları onu, "Gerçeği soluyan Robert Boyle" diye anmışlardı.


Boyle, pek çok maddenin, kendi içinde değişmeyen birtakım basit elementlerin bileşiği olduğu düşüncesini işleyerek yüzyılların öğretisi simyayı geçersiz kılar. Simyacılar, özellikle Ortaçağ boyunca, "iksir" denen gizemli bir sıvıyla yaşamı ölümsüzleştirme, bayağı madenleri altına dönüştürme yolunda yoğun uğraş içindeydiler. Onlara göre, bir madde nitelik bakımından istenen başka bir maddeye çevrilebilirdi.

Boyle'un yaşadığı dönemde elementlerin sayısı bilinmiyordu, kuşkusuz. Ama Boyle ilk kez, en az iki elementi içinde taşımayan her maddenin bir element sayılabileceği savını ileri sürmekteydi; öyle ki kimyacı, inceleme konusu her maddenin kimliğini, elementlere çözümleme yöntemiyle belirleyebilirdi.


Onun buna koşut bir savı da, element ya da bileşik olsun her saf maddenin kimliğini koruduğuydu: Herhangi bir örneklemin değişik görünmesi temsil ettiği maddenin değiştiğini değil, olsa olsa yabancı bir madde ile katıştığını gösterirdi.

Boyle'un, kimyasal çözümleme yöntemini sağlam bir temele oturttuğu söylenebilir; ama onun ilgi alanı kimya ile sınırlı değildi. Elektrik konusundaki çalışmaları da, bir başlangıç olarak, umut verici bir düzeyde idi. Pozitif ve negatif elektrik yükü ayırımını ona borçluyuz. Ayrıca, sesin tersine ışık gibi elektrik çekiminin de bir boşluktan geçebileceğini ilk gösteren odur.


Deneysel çalışmalarıyla kısa zamanda tanınan Boyle'un bilimdeki en büyük atılımı hava basıncı üzerindeki çalışması ve bu basınca ilişkin "Boyle Yasası" diye bilinen ilişkiyi bulmasıdır. Daha sonra matematiksel olarak dile getirilen bu ilişki, gazların basınç altında nasıl davrandığını açığa vurmaktadır.


İrlanda kökenli Robert Boyle bilimsel yaşamını öğrenim gördüğü İngiltere'de sürdürür. Zengin ve kültür düzeyi yüksek bir ailenin tüm olanaklarıyla büyüyen Robert daha küçük yaşında Latince, Yunanca ve Fransızca öğrenmişti. Onbir yaşına geldiğinde Avrupa'nın başlıca bilim ve kültür merkezlerini gezme ve tanıma olanağı bulur.

Ondört yaşında İtalya'ya gider. Canlı ve renkli yaşamıyla bir çok yönden göz kamaştıran bu Akdeniz ülkesinde gezip tozup eğleneceğine, Galileo'nun çalışmalarını incelemeye koyulur. Sonunda öylesine büyülenir ki, İngiltere'ye döndüğünde yaşam planı çizilmiş, hedefi belirlenmiştir, artık! Delikanlı için bundan böyle yaşam bilime verildiği ölçüde anlamlıdır.

İlk işi, Oxford Üniversitesi'nde kimi seçkin öğrencileri çevresinde toplayarak "Görünmez Kolej" dediği bir dernek oluşturmak olur. Derneğin amacı, deneysel bilim etkinliklerini teşvik etmek, bilimsel yönteme tartışarak açıklık getirmekti. Görünmez Kolej çok geçmeden saygınlık kazanır, 1660'da kralın onayı ile belli sayıda seçkin bilim adamına üyelik olanağı tanıyan "Royal Society" adı altında kurumsallaşır.


Boyle'un yetiştiği dönemde tartışılan konuların başında hava basıncı geliyordu. Onyedinci yüzyıl başlarında kullanılmaya başlanan su çekme pompası bir sorun ortaya koymuştu: Suyun kuyudan yaklaşık 10 m'den daha yukarı çekilmesi neden olanaksızdı? Galileo bile bu soruya doğru bir yanıt verememişti. Soruna aranan açıklamayı Galileo'nun öğrencisi Torricelli getirir.


Torricelli analojiden yararlanarak havanın da su gibi içindeki nesneler üzerinde basınç etkisi olabileceği düşüncesinden yola çıkar. "Hava Denizi" denen bu hipotezin 10 m'lik su sütunuyla yoklanması pratik olarak kolay değildi. Torricelli deneysel yoklamasını içi cıva dolu l m'lik bir tüple gerçekleştirir.

Deney basittir: Tüp, açık ucu parmakla kapatılarak ters çevrilip, üstü açık, cıva dolu bir çanağa daldırılınca cıva sütununun tüpün kapalı üst ucunda bir boşluk bırakarak 76.2 cm düzeyine düştüğü görülür (Bilindiği gibi cıva sudan ondört kat daha ağırdır). Torricelli cıvanın bu düzeyde kalmasını, çanak üzerindeki hava basıncı ile açıklar. Bu açıklama daha sonra Fransa'da Blaise Pascal, Almanya'da Otto von Guericke tarafından değişik deneylerle doğrulanır.

Bu deneyleri duyan Boyle de "Hava Denizi" hipotezini deneysel olarak yoklamaya koyulur. O cıva tüpünü üstü açık cıva dolu çanağa değil, havası boşaltılmış kapalı bir kaptaki cıvaya daldırır. Hava basıncı desteğinden yoksun cıva sütunu tümüyle çöker; ancak kaba yeniden hava verildiğinde cıva sütununun yükselerek 76.2 cm'lik düzeyi bulduğu görülür.

Royal Society'nin kurucusu Boyle kendi adıyla anılan bilim yasasıyla da ünlüdür. Bu yasa yukarıda da belirttiğimiz gibi bir gazın oylumu ile üzerindeki basıncın ilişkisini dile getirmektedir. Şöyle ki, sıcaklık sabit tutulduğunda, bir gazın oylumu üzerindeki basınçla ters orantılıdır (Matematiksel olarak: V= sabit bir sayı X 1/P, ya da, PV= sabit bir sayı. V oylumu, P basıncı simgelemektedir).

Buna göre, örneğin, bir gazın üzerindeki basınç iki katına çıkarıldığında oylumu yarıya inmekte, tersine, basınç yarıya indirildiğinde oylumu iki katına çıkmaktadır. Gazların pek çoğu bu ilişkiyi tam, küçük bir bölümü ise yaklaşık olarak yansıtmaktadır.

Gazların fiziksel teorisinin gelişmesinde önemli bir adım olan Boyle Yasası, gazların kimyasal yapısını anlamaya da yol açmıştır. Özellikle, molekül ve atomların saptanmasında, bunların oluşturduğu bileşiklerin incelenmesinde yasanın oynadığı rolün önemi yadsınamaz.

Boyle'un çalışması izlenerek, sıcaklık değişikliğinin basınç ve oylum üzerindeki etkisi de incelenmiştir. Onsekizinci yüzyıl sonlarına doğru, biribirinden bağımsız olarak iki Fransız bilim adamı (Jacques Charles ile Gay-Lussac), ısıtılan bir gazda basıncın sabit tutulması isteniyorsa, sıcaklığın artışı ile orantılı olarak oylumun artışına olanak verilmesi gerektiğini belirler.

"Charles Yasası" diye bilinen bu ilişki, "Sabit basınç altında bir gazın oylumu, mutlak sıcaklığıyla doğru orantılıdır" diye dile getirilebilir: V = sabit bir sayı X T. (T sıcaklığı, V oylumu simgelemektedir.) Boyle gibi Charles da yasasını deneysel olarak ortaya koymuştu. İki yasanın da matematiksel olarak temellendirilmesi ondokuzuncu yüzyılda oluşturulan gazların kinetik teorisini bekler.

Francis Bacon'u izleyen Boyle da, uygarlığın geleceği bakımından bilime büyük umutla bağlanmıştı. Yaşadığı dönemi bilime yönlendirme yolundaki çabasının anlamını yansıtan şu sözleri ilginçtir:

İnsanlığın gönenç ve mutluluğu, doğa bilginlerinin düşün yaşamımıza getirdiği yeni anlayışla koşut gidecektir.

İçine doğduğu dünya büyücülüğün, falcılığın, batıl inançların kol gezdiği bir dünyaydı. Bıraktığı dünya, olgusal deneye, ussal ve eleştirel düşünmeye, doğal güçleri anlama ve denetlemeye yönelen bir dünya olmuştu. Öldüğünde çağdaşları onu, "Gerçeği Soluyan Robert Boyle" diye anmışlardı.
DİMİTRİ İVANOVİÇ MENDELEYEV(1834-1907)
Rus kimyacı Dimitri Mendeleyev,kimyasal elementler arasında atom ağırlıklarına dayalı olan temel bir bağıntı bulunduğunu keşfetmiştir. Şimdi çağdaş kimyanın bel kemiği olarak kabul edilen bu buluşun elementleri periyodik bir cetvel halinde sıralayarak açıklamıştır. Bu buluşuyla kimyacıların aynı kimyasal ve fiziksel özelliklere sahip elementlerin “aileleri” ni tanımalarına yardımcı olmuştur. Ayrıca aile yapıları içindeki boşlukların ortaya çıkarılmasıyla, o güne kadar keşfedilmemiş elementlerin varlığını önceden haber verme olanağını da sağlamıştır. Mendeleyev’in çalışmasının açıkladığı atom ağırlıklarının temel önemi,fizikçileri,nükleer yapıyı anlamalarında ve bu yapının maddenin özelliklerini de davranışlarını belirlemedeki önemi konusunda yepyeni bir görüşe yöneltmiştir.
17 çocuklu bir ailenin en küçüğü olarak Sibirya’da Tobolsk’da yetişmişti. Öğretmen olan babası Mendeleyev,daha çok küçük yaşlardayken,gözlerini kaybetti. Bu yüzden Mendeleyev’in çocukluğu oldukça sıkıntılı geçti. Babasının işini yitirmesi üzerine,ailenin geçimi annenin omuzlarına yüklendi. Ne yazık ki 1849 yılında ,Mendeleyev okulunu bitirirken ik büyük acıyla karşılaştı. Önce babasını kaybetti,ardından da annesinin işyeri bir yangında yok oldu. Ancak annesi kolay yenilen bir kadın değildi;yetişmiş çocuklarının da yardımıyla Mendeleyev’in eğitimi için gerekli olan her şeyi düzene soktu. Ölümünden birkaç hafta önce bu kararlılığın ödülünü aldı. Mendeleyev, St.Petersburg (şimdi Leningrad) Üniversitesine kaydını yaptırdı.
Parlak bir öğrenci olan Mendeleyev,kendisine tanınan tüm olanaklardan en iyi biçimde yararlandı ve üstün bir dereceyle okulunu bitirdi. Lisanüstü eğitim için Fransa ve Almanya’ya gitti.1866 yılında,saygın bir kimyacı olarak ülkesine döndü,eski üniversitesine profesör atandı.1870 yılında “Kimyanın İlkeleri” adlı bir kitap yazdı. Kitabını yazarken yaptığı araştırmalar sırasında,değişik kimyasal elementlerin arasındaki ilişkileri inceledi. Amacı,bu elementlerin özelliklerinde birleştirici bir işaret bulabilmekti.
Mendeleyev,o gün için bilinen 63 elementi atom ağırlıklarına göre bir sıraya koymuştu.
Ancak onun tarihe geçen buluşu listedeki elementlerin belirli bazı özelliklerinin periyodik olarak tekrarlandığını görmesiyle olmuştu. Özellikle elementlerin birbirleriyle kimyasal olarak birleşme gücünün ölçüsü olan değerlerinde belirli bir yükselme ve düşme gözlemişti. Eğer aynı değerdeki elementler alt alta sıralanıp,ayrı kolonlar halinde düzenlenecek olursa;herhangi bir kolonun üyelerinin öteki birçok kimyasal özelliklerinde de benzerlikler bulunduğunu gösterdi. Bu özelliklerin periyodik yani,tekrarlayarak ortaya çıkmaları üzerine Mendeleyev sınıflandırmasına”Elementlerin Periyodik Cetveli”adını verdi. Bu terim günümüzde de kullanılmaktadır.
1871 yılında,Mendeleyev kuşkuya yer bırakmayacak değerde bir kanıt bulmuş ve çalışması tüm dünyada kabul edilmişti. Rus Kimya Derneği Dergisi’nde yayınlanan bir yazısında ,periyodik cetveldeki boşlukları tanımlamış ve bunların daha keşfedilmemiş olan elementler olduğunu ileri sürmüştü. Daha da ileri giderek,cetveldeki boşlukların durumlarının bulunacak yeni elementlerin cetveldeki komşularına benzer özellikler taşıyabileceklerini gösterdiğini açıklamıştı. Sonuçta,yeni elementlerin oldukça açık tanımlarını da bildirmişti. Bu açıklamalardan 4 yıl sonra,tanımını yaptığı elementlerden ilki,galyum,keşfedilmiş,bunu diğerleri izlemişti.
Mendeleyev Rus İhtilali’nden birkaç yıl önce yaşamını yitirdi.1955 yılında,olağanüstü önemli katkısının anısına,yeni bir elemente onun adı verildi ve elementin adı mendelevium oldu.



SİR WİLLİAM HENRY PERKİN (1838-1907)
William Perkin 1838 yılında İngiltere de doğdu.
William Perkin,1853 yılında,17 yaşında iken Kraliyet Kimya Koleji öğrencileri arasına katıldı. Hocası olan Hofmann onu labaratuvar asistanı yaptı. Bir yıl sonra Perkin,Hofmann’ın önerisi üzerine taşkömürü katranı yan ürünlerinden olan kinin’in sentezle elde edilme olasılığını araştırmak üzere çalışmaya başladı. Kendi araştırmaları sırasında yaptığı bir hata sonucu değişik bir sıvı elde etti. Bu sıvı morumsu bir renge sahipti ve o sıvıya alkol koymayı düşündü. Alkol konulan sıvı parlak mor bir renk aldı. Elde ettiği maddeyi boya olarak kullanılmasını deney için gönderdi. Deney onaylanınca patent almak üzere harekete geçti. 21 yaşından önce kimseye patent hakkı verilmediği için bir takım bürokratik sorunlar yaşadıysa da sonunda hakkını aldı. 1857yılında ilk anilin boyasını yapmasının ertesi yılı kolejden ayrıldı. Babası ve kardeşi Thomas’la birlikte,Middlesex,Horrow da kimyasal yapımıyla uğraşan bir fabrikada anilin üretimine geçtiler.23 yaşında büyük bir servete sahip oldu.
Perkin icadının 50. Yılı olması nedeniyle “sir” ünvanı aldı.
Perkin ‘in diğer icatları arasında tartarik asit ve “Perkin Etkisi”diye bilinen belli organik bileşimlerin atom yapılarını değiştirme yöntemi de bulunmaktadır. Günümüzde kullanılan 3500 sentetik boya Perkin’in girişiminin en güzel anıtıdır.
WİLHELM RÖNTGEN(1845-1923)
Alman fizikçi nin X ışınlarını buluşu,tıbbi teşhis ve tedavi yöntemlerinde devrim yarattı. Ayrıca,X ışınları bilim ve endüstri alanında son derece önemli bir çözümsel araç olmuştur.
Bir Alman kasabası olan Lennep’te dünyaya gelen Röntgen’in tek amacı bilimle uğraşmaktı. Bilimin günlük yaşama uygulanmasına bu uygulamanın tüm ulusların yararına olacağına ve bilimsel buluşların sonuçlarının tüm insanlığın malı olduğuna inanırdı.
Röntgen okuldan kovulduğu için,üniversiteye gidemiyordu. Zürih’teki teknik okula gitti ve mühendis olmak için çalışmalara başladı. Fakat August Kundt’un yanına asistan girince fiziğin çeşitli bölümlerini keşfetti ve kendini fizik çalışmalara verdi. Bir süre sonra Bavyera daki üniversitade göreve başladı.1900 yılında Münih üniversitesine geçti.1920 yılında emekli olana kadar burada kaldı.1895 yılında büyük buluşunu yaptı.
Katod ışınlarının özelliklerini inceliyordu. Katod ışınları, elektrik yükü boşaltma tüpündeki 2 elektrod arasından yüksek akım geçirildiğinde, eski uçlu elektrod da oluşuyordu. Röntgen , bu ışınların, belirli bazı kimyasallarda hafif bir ışık oluşturmalarıyla ilgileniyordu. Bu parlaklığı daha kolay gözleyebilmek için, labaratuvarını kararttı ve katod ışın tüpünü siyah bir karton içine aldı. Tüpü çalıştırdığında, odanın öbür ucundaki baryum platinsiyanit denilen kimyasalın kalıntılarının parlak bir ışık saçtığı biliniyordu. Ancak Röntgen, bu ışınların tüpü saran kartonu geçip çıkmalarının olanaksız olduğunu da biliyordu.
Olayı incelemeye karar vererek kimyasalı bir başka odaya götürdü. Ama, sonuç değişmedi. Deneyler sonucu bu bilinmeyen ışınların epey kalın kartondan hatta madeni levhalardan geçebildiğini gördü. Kaynağını bilemediği bu ışınlara XQ ışınları dedi.
1896 yılında X ışınları ile ilgili yaptığı açıklamada bir insanın elinin röntgenini gerçekleştirdi ve deney olumlu sonuçlanınca yumuşak dokudan geçebilen X ışınlar kemikler tarafından emiliyor ve kemiğin fotoğrafı açıkça çıktığını ortaya koydu. Çok kısa süre sonra da kemiğe saplanan bir kurşunun yerini tespit etti.
Aralarında Nobel ödülüde bulunan bir çok ödül aldı.ne yazık ki 1920 yılında Almanya’daki yüksek enflasyon yüzünden korkunç bir yoksullukla vefat etti.






SİR JOSEPH JOHN THOMPSON
İngiliz fizikçi 18 Aralık 1856 yılında Manchester yakınlarında bulunan Chestham Hill’de doğdu.
Cambridge de Trinity College de öğrenim gördü; ünlü Cavendish laboratuvarında deneysel fizik profesörü oldu. İlk çalışmalarında kütle ile enerjininilişkilerini inceleyerek,Einstein in 25 yıl sonra gerçekleştireceği ilk verileri ortaya koydu.1890-1897 yılları arası Crooks un bulduğukatot ışınlarını inceledi. Crooks un tribünün boşluğunu geliştirerek, doğaları çeşitli tartışmalara yol açan bu ışınların elektrostatik bir sapınca uğradıklarını, dolayısıyla Jezn Perrin in de göstermiş olduğu gibi negatif elektrikyüklü olduklarını kanıtladı. Bu çalışmalar sırasında katot ışınlı osilografı buldu. Elektrik yükü ve elektronun kütlesiarasındaki e/m oranını buldu. Havada X ışınlarının ürettiği iyonların elektrik yükünün, elektrolizdeki hidrojen iyonlarınınyüküne uyduğunu gösterdi. Araştırmalarında ilk olarak fotoğrafçılıktan yararlandı ve aynı elementin ağırlıkları farklı, ama iyice tanımlanmış atomlardan oluştuğunu buldu. Tüm bu çalışmalarıyla elektrik kuramının temellerini atmış oldu. 1906 da Nobel fizik ödülünü aldı.
30 Ağustos 1940 yılında Cambridge de vefat etti.


İmza

aksaray

Cevap Yaz
Copyright
Bugün : 0 - 0 - 0 | Dün : 0 - 0 - 0 | Toplam : 179 - 1126 - 1305 | Üyeler : 0 - 2333 | Online : 0 - 1
Onlineler :
Neler Yaptık | Hakkımızda | İletişim | SiteMaps | Rss
2oo6-2o14 © Copyright Aksaray 68
Yazılım Tasarım
Aksaray 68

AKSARAY.TC - Bizimsite - Aksaray Bilisim - Ihlara - Aksaray Haberler- AxarayFm - siteni ekle
YASAL UYARI
Sitemiz, hukuka, yasalara, telif haklarına ve kişilik haklarına saygılı olmayı amaç edinmiştir. Sitemiz, 5651 sayılı yasada tanımlanan .yer sağlayıcı. olarak hizmet vermektedir. İlgili yasaya göre, site yönetiminin hukuka aykırı içerikleri kontrol etme yükümlülüğü yoktur. Bu sebeple, sitemiz .uyar ve kaldır. prensibini benimsemiştir. Telif hakkına konu olan eserlerin yasal olmayan bir biçimde paylaşıldığını ve yasal haklarının çiğnendiğini düşünen hak sahipleri veya meslek birlikleri, info@Aksaray.tc mail adresinden bize ulaşabilirler. Buraya ulaşan talep ve şikayetler Hukuk Müşavirimiz tarafından incelenecek, şikayet yerinde görüldüğü takdirde ihlal olduğu düşünülen içerikler sitemizden kaldırılacaktır.

Ping your blog, website, or RSS feed for Free
 

Hızlı Sohbet