Aksaray Yöresel Kültürel Kamusal Kurumsal Paylaşım sitesi Aksarayın en iyi Sitesi
Üyelik Giriş Yap | Üye Ol | Şifrem Neydi | Canlı Destek Facebook
Kategoriler
Son Yorumlar
                      Ençok Okunanlar
                      Son 3 ay içinde okunanlar!
                      İstatistikler
                      Üst Kategori 1
                      Yazarlar 7
                      Toplam Yazı 49
                      Toplam Yorum 10
                      Toplam Gösterim 93126
                      Sepet Sepet yumurta
                      Okuma : 1526
                      Yazan : sibel Aksarayli
                      Tarih : 23.09.2011 23:18:41
                      Kategori : Sibel
                      Önceki Sonraki
                      Sepet sepet yumurta Sakın beni unutma!..



                      Yıllar hızla geçse de... Bazı şeyler. Bazı tarihler. Bazı yüzler unutulmuyor. Eskiyor evet ama... Unutulmuyor.

                      12 Eylül 1980 tarihinde ben dokuz yaşındaydım. Bugün pek de detaylı anımsayamadığım o günü ve ardından gelenleri yaklaşık on yıl önce bir öykü olarak yazmış, ikinci kitabım “Bitmiş Aşklar Emanetçisi”nde yayımlamıştım...

                      Bu sabah kitabı elime aldıktan sonra bir süre oturduğum yerden kalkamadım. Kaygısız, çocuksu bir dille yazdığım o öykü beni Ankara’ya götürdü. Anne ve babalarımızın bir gece götürüldükleri ve aylarca, bazen de hiç geri dönmedikleri o günlere...

                      Sokağa çıkma yasakları, başıboş kediler ve panzerler...
                       

                      ***


                      Günlük yazı yazmak çok kolay ve lüks bir işmiş gibi görünse de, hiç kolay değil aslında. Bir boşluk anında, bir yanlış ifade, sonu hesaplanamamış bir cümle bütün varlığınızı, duruşunuzu, emeğinizi alaşağı edebiliyor...

                      Herkesin fikri kendine elbette ama... Bunca yılı bir arada birlikte geçirdiysek bir anlamı olmalı değil mi?

                      İki yazı günümde de sayfamda ilan olduğu için yazımı sizinle paylaşamadığım geçen hafta kırkıncı yaşıma girdim...

                      İkinci kitabımda (*) dokuzuncu yaşım ve 12 Eylül bakın nasıl geçiyor:
                       

                      ***



                      “Bu radyo çalışmıyor yine” diye bir bağırtıyla uyandım. Yataktan fırladım. Nedense, o radyoyu nasıl yaptığımı bilmeden sadece ben çalıştırabiliyordum. Radyo çalıştı... Bizimkiler radyonun başına toplandılar. Konuşmuyor, konuşturmuyor, radyodaki marşları dinliyorlardı.

                      “Olmuş!” dedi babam...

                      Evde yatılı misafirimiz vardı. Misafirlerden birinin bütün gece dişi ağrımıştı ve sabah suratı kocaman olmuştu. “Ne ihtilali be, dişçi bulmam gerek benim” diye dolanıyordu evin içinde.

                      Benim için her şey yine çok eğlenceliydi. Çok önemli bir şey olmuştu.

                      Çok kötü bir şey değildi galiba... Yoksa öyle miydi? Annem ağlardı ama öyle olsa... Telaşlıydılar. O zamanlar evimizde telefon yoktu.

                      Misafirimizin diş ağrısı gittikçe artıyordu. Sokaktaki askerlere baktık balkondan. Annem “Koş, Eliflerden rakı iste onlarda vardır”

                      dedi. “Hiç olmazsa bir rakı basalım şu dişe. Hay Allah... Olanlara, aksiliğe bak... Çabul git, gel, hadi!”

                      Fırladım. Fırladım ama bahçe kapısında tüfekli bir askerle çarpıştım.

                      “Nereye” diye gürledi.

                      “Eliflere rakı almaya” dedim yutkunarak.

                      “Ne içkisi sabahın bu saatinde” dedi.

                      “Misafirimizin dişi ağrıyor, Eliflerden rakıyı alıcam da dişine basıcaz, Elifler şu karşı apartmanda oturuyor asker abi” dedim.

                      O günden sonra sıkça asker abiler tanıyacağımı, onlarla yaşayacağımızıı bilmiyordum.. Hepsinin bu kadar sakin ve sevecen bakmayacağını da...

                      “Koş, git, çabuk gel, şişeyi göreceğim ama” dedi... (...)

                      O gün güneş vardı. İki gün sonra doğum günümdü. Akşama doğru televizyonda Hasan Mutlucan türküler söyledi. Dinledik. Sonra haberler, haberler, haberler...

                      “Korkma” dedi babam... “Bizim kitaplarımız zarar vermez.” Öyle sanıyor ya da inanmak istiyordu belki de.

                      Annem bir türlü rahatlayamıyordu. Sonra uyuduk. Gece annemle babamın fısıltıyla konuşarak salondaki kitapları topladıklarını gördüm gece çişe kalktığımda. Babam tuvaletin kapısında bekledi. Sonra yatağa götürdü beni. Kardeşimin ve benim üzerimizi örttü her zamanki gibi.

                      “kimseyle konuşma olur mu, kimseye hiçbir şey anlatma, hiçbir soruya cevap verme, bilmiyorum de, tamam mı?” dedi.

                      “Tamam” dedim... Dedim ama bu benim için çok zordu. Anlatmadan duramazdım ki... Söylemeyeceğime babama söz verdim.

                      Hayat normale döndü... Sanıyordum. Bir gece gözlerimi açtığımda evin içinde bir sürü asker abiyle karşılaştım. Ev darmadağınıktı. O gece annemle babamı beklemiş, beklerken uyuyakalmıştım. “Babam, babam nerede” diye fırladım yataktan.

                      Annem, üzerinde elbiseleri, elinde bir mendil, yüzünü göremediğim bir askerle konuşuyordu yüksek sesle. Ağlıyor muydu yoksa?.. Hayır, ağlamıyordu. Ama çok kızgındı. Asker abiler babamın gözü gibi baktığı ciltli kitapları salondaki yemek masasının üzerine yığıyorlardı. Bir polis ya da bekçi, belki de zihnim yanıltıyor bilemiyorum; içlerinden biri yani, saçımı okşayarak “korkma çocuğum, hadi git yatağına” dedi.

                      Elimden tutup yatağıma götürdü. (Adamın yüzündeki korku ve sıkınıtıyı hiç unutmadım.) Yatağın içinde kulak kesilmiş, içeriyi dinliyordum... (...)

                      Babam ertesi gün gelmedi. Bir sonraki gün de... Sonraki günler de.

                      Havalar iyice soğudu. Konuşmak, anlatmak yasaktı. Okulda bahçede bayrak töreni için sıraya girmiştik. Andımızı okuduk. Çok mutsuzdum.

                      Her yerde askerler vardı. Öğretmenimle göz göze geldik. Babama söz vermiştim ama artık dayanamıyordum.

                      Güldü bana...

                      O gülünce, sanki gözlerimde ve burnumda bir kapı açılmış gibi oldu.

                      Ağlamaya başladım. Öğretmenim bir kenara çekti beni. “Ne oldu” dedi endişeyle...

                      “Babamı galiba asker abiler götürdüler öğretmenim. Evinizdeki resimler var ya, şiirler hani... Onları indirin duvarlardan. Sizi de götürmesinler öğretmenim...”

                      (*) Bitmiş Aşklar Emanetçisi, s: 23-24-25


                      iclal aydin

                      Yorumlar 0
                      Copyright
                      Bugün : 0 - 0 - 0 | Dün : 0 - 0 - 0 | Toplam : 179 - 1126 - 1305 | Üyeler : 0 - 2341 | Online : 0 - 1
                      Onlineler :
                      Neler Yaptık | Hakkımızda | İletişim | SiteMaps | Rss
                      2oo6-2o14 © Copyright Aksaray 68
                      Yazılım Tasarım
                      Aksaray 68

                      AKSARAY.TC - Bizimsite - Aksaray Bilisim - Ihlara - Aksaray Haberler- AxarayFm - siteni ekle
                      YASAL UYARI
                      Sitemiz, hukuka, yasalara, telif haklarına ve kişilik haklarına saygılı olmayı amaç edinmiştir. Sitemiz, 5651 sayılı yasada tanımlanan .yer sağlayıcı. olarak hizmet vermektedir. İlgili yasaya göre, site yönetiminin hukuka aykırı içerikleri kontrol etme yükümlülüğü yoktur. Bu sebeple, sitemiz .uyar ve kaldır. prensibini benimsemiştir. Telif hakkına konu olan eserlerin yasal olmayan bir biçimde paylaşıldığını ve yasal haklarının çiğnendiğini düşünen hak sahipleri veya meslek birlikleri, info@Aksaray.tc mail adresinden bize ulaşabilirler. Buraya ulaşan talep ve şikayetler Hukuk Müşavirimiz tarafından incelenecek, şikayet yerinde görüldüğü takdirde ihlal olduğu düşünülen içerikler sitemizden kaldırılacaktır.

                      Ping your blog, website, or RSS feed for Free
                       

                      Hızlı Sohbet